Kim demiş iyi eser fazla satılmaz diye
Eklenme tarihi: 07.02.2010 01:49:02 | Kaynak: Star
1982 yılında kurulan Metis Yayınları edebiyat, sosyal ve beşeri bilimler alanında kitap yayımlıyor. Yayınevinin tercih ve eğilimleri “mevcut kavram ve anlayışları sorgulama, eleştirel düşünceyi geliştirme” diye ifade ediliyor. Metis’in kurucularından, genel yayın yönetmeni Semih Sökmen ile konuştuk
-SONER CAN-
• Bir yayın yönetmeni için kitap en kestirme tabiriyle ekmek parası ve bir uğraş. Bu alanın dışına çıktığınızda sizi etkileyen ve size keyif veren yazarlar kimlerdir?
Ben bile inanmakta zorlanıyorum ama bizim sadece çok sevdiğimiz, heyecanlandığımız kitapları yapmak gibi bir şansımız oldu Metis’te. Bu yüzden benim de, diğer editör arkadaşlarımın da heyecanlanmadan yaptığımız hiçbir kitap olmadı. Ben şahsen yayımladığımız yazarların hepsini kendi sesimmiş gibi algılarım. Ama elbette kitapların bir kısmı zaman karşısında dayanıksızdır, az da olsa sonradan keşke şunu şöyle yapsaymışız, bunu değil de şunu yapsaymışız gibi bir eskitme olabiliyor.
Nedense aklıma ilk anda yaşlı adamlar geldi: John Berger, Immanuel Wallerstein, Paul Virilio. Galiba en çok John Berger’dan etkilendim, benim hayatımda özel bir yeri var. ‘Yazdıklarını çok seviyorsan yazarı tanıma, hayal kırıklığına uğratır’ deriz ya, o bu fikri değiştirecek bir insan. 83 yaşında, her zaman tıpkı yazıları gibiydi. Wallerstein ve Virilio da dünyaya bakışımda köklü dönüşümler yarattı. Mümkün olsaydı onların ve o kuşaktan bir grup ismin daha, günümüzün dandikliği karşısında özel koruma altına alınmasını isterdim.
• Metis, kitabın suç unsuru sayıldığı yıllarda kuruldu. O günden kitabın lehine değişen neler var?
Evet, kitabın o imgesi hayli kırıldı. O dönemde yayıncılar olarak çok yalnızdık. Bugün sadece sol siyasette değil, sağda da kitaplara saygı duyan, onlara hayatımızda yer açmaya çalışan çok sayıda insan var. Ama diğer yandan hiçbir şeyin değişmediği de söylenebilir. Türkiye, bir dönemin Milliyetçi Cephelerinin, 12 Eylül’ün getirdiği büyük kültürel yıkımın ceremesini çekiyor bugün. Kitabevi, bir çocuğun dünyasında çok kışkırtıcı bir yerdi bizim çocukluğumuzda. Artık öyle değil. Özellikle Anadolu’da birçok il merkezinde bile kitapçı yok. Bir barbarlar kuşağı mı geliyor yoksa kitabevinin ve kitabın bu işlevi başka araçlara mı taşındı, zaman gösterecek.
• Şimdi de tüketen toplumun önüne çok farklı meşgaleler konuyor. Bir yandan da eskiye nazaran onlarca kat fazla kitap basılıyor, ama insanların daha az okuduğundan söz ediliyor.
Evet, ama bu meşgaleler çok da farklı ve çeşitli değil: Pazaryeri ve televizyon. Kitle için pazar ve seyretme eskiden de önemliydi. Benim tele-vizyonla, uzaktan-görme ile ilgili derdim şu: Okuma sırasında zihnimizde oluşan resimler çok şahsidir, uçucudur, imal edilişlerinde okur olarak bizlerin payı çok daha fazladır. Okuma yaşam için heveslendirir insanı: Seyahat etmek istersiniz, aşık olmak istersiniz, hak aramak istersiniz, bunlara kalkışacak cesareti bulursunuz. TV görüntüsü ise neyi nasıl görmemiz gerektiğini dikte eder; zihnimizde bize özgü resimler oluşturmamız çok zorlaşır. Sosyolojik manada, yani insanların toplamı söz konusu olduğunda daha az okunduğu, insanların görme, hikaye dinleme, oynama ihtiyacını televizyon ve internet ekranından karşıladığı doğru. Ama bireysel olarak düşündüğümüzde çok iyi okuyan insanlar var. Yoksa örneğin Metis gibi bir yayınevinin varlığını sürdürmesi nasıl mümkün olabilirdi ki.
• Bazı yayıncılar ‘iyi kitapları’ yayınlayabilmek için piyasa kitaplarını yayınlamanın zorunluluğundan söz eder. Yayıncının böyle bir mazereti olabilir mi?
Evet, ticaret ve işletme anlamında hepsi de düşük satış düzeyinde kalan, mütevazı satışları olan kitaplar yapamazsınız. Kabaca söylersek 7 ya da 10 kitaptan birinin daha yüksek satışlı bir kitap olması lazım. İyi satan kitabınız bir lokomotif gibi diğerlerini çeker, finanse eder. Eğer mirasyedi değilseniz ya da sürekli başvuracağınız bir dış gelir kaynağınız yoksa başka türlü yapamazsınız. Ama iyi kitabın çok satmayacağını kim söylüyor? Bu anlamda haklısınız, ticaret için çöp üretmek fikirsizliğin, bilgisizliğin, zevksizliğin mazereti olabilir kolaylıkla.
Yanlış şurada: Güzel bir kitabı satmaya çalışmakla, satma fikri ve beklentisiyle bir kitap yazmak ya da yayınlamak arasında çok büyük fark var. Bu tam kavranmadığı için başka yanlış kanaatler de çıkıyor ortaya: Benim kitabım çok satıyor demek ki çok iyi yazıyorum. Ya da tersi: Varsın satmasın, ben çok iyi, çok saygın şeyler yazıyorum, ama insanlar anlamıyor. Yani satış bir kitabı iyi ya da kötü yapacak bir şey değildir. Bu tuhaflık, kitabın iki farklı değeri aynı anda barındırmasından kaynaklanıyor: Birisi kitabın bir sanat eseri gibi biricikliğinden, eşsizliğinden aldığı değer. Okuduğumuzda ona bizim atfettiğimiz değer. Diğeri ise bunun bir sanayi olarak, aynen bir buzdolabı gibi, kitlesel olarak üretilmesi, mal olarak pazara sokulması. İncil ya Kuran’ı Kerim kitaplarının da bir etiketi var sonuçta. Bu da işte ticari değer, yani para. Marx’a hala ne kadar yakınız değil mi?
Bazı kitaplarda kitabın kendisi yok
• Metis’te lüks baskılı, ciltli, günün modasına uygun ürünler göremiyoruz. Bu imkanlarla ilgili bir şey mi yoksa Metis bu noktada muhafazakar mı?
Böyle bir kitap modası var mı gerçekten? Ben bunu ıskalamışım. Kitapların güzel, nitelikli nesneler olmasını arzu ediyoruz ama hep belli bir fiyat düzeyinde de kalmak, kitabın öğrenciler için, düşük ücretle çalışanlar için mümkün olduğunca ulaşılabilir olmasını istiyoruz. Ama iyi bir noktaya değindiniz. Söz ettiğiniz lüks baskılı, ciltli kitaplar bana sanat ve röprodüksiyon kitaplarını hatırlattı. Aralarında çok güzel kitaplar var. Ama bu kitapların önemli bir kısmında kitabın kendisi ortada yok, kağıt, baskı, cilt gibi ‘materyali’ görüyoruz. oyun gibi. Bu da insana bu kitapları yapanların, yeni orta sınıfların ‘gösterme’ arzusuna, fetiş nesneden kültür devşireceğini sanma yanılsamasına hitap ettiklerini düşündürüyor. Öyle kıymetini bilmeden, yerli yersiz harcayan bir dünyaya adım attık ki, itiraf etmeliyim, ben de bir süredir kendimi muhafazakar bulmaya başladım. Siz de böyle hissediyor musunuz?
• Sanırım daha çok çeviri kitaplar yayınlıyorsunuz...
Yarı yarıya gibi. Son yıllarda çeviri kitaplar yönünde biraz daha ağırlık oluştu. Ama bilinçli bir tercih değil. Bu tür bir ayrım yapmıyoruz. Ama dünyanın bütün dillerinde üretilmiş eserleri düşünürseniz, bu büyüleyici bir şey. İster istemez farklı olana, farklılığa çekiliyorsunuz. Bir de Metis’te başlangıcından itibaren bir idea vardı: Farklı kültürler konuşabilir, birbirlerini anlayabilir, bu bir zenginlik yaratır, Türkçe de başkaları ile ilişki içinde gelişebilir, diye.
• Bazı yayınevleri bazı yazarlar ve kitaplarla anılır. Metis’i karakterize eden, adına özel bir katkı yapan isimler kimlerdir?
Aslında keşke bunu yıllardır sadık bir şekilde bizi takip eden has Metis okurlarına sorabilseydik. Dışarıdan daha doğru görünüyordur. Ama galiba çeşitli okur kesimleri Ursula K Le Guin, John Berger, J. R. R. Tolkien, Bilge Karasu, Murathan Mungan, Elif Şafak, Latife Tekin, Oruç Aruoba, Nurdan Gürbilek, Walter Benjamin ve T. W. Adorno gibi yazarlarla tanıyor yayınevini. Ne demeli, listenin tümü aslında.
• Önümüzdeki yılların kitap yayıncılığı için umutlu musunuz? Metis’in gelecek projeleri, hayalleri...
Tabii, insan umut eden varlıktır, diyelim. Başka işimiz ne? Nedense bu sorunuzu mesleki olarak ele almak içimden gelmiyor. Kitap yayıncılığı için umutlanabilmem, ülkede radikal bir zihniyet değişiminin, yani bir yer sarsıntısı gibi, bir kabustan uyanma gibi, köklü bir kültürel değişimin olabileceğini umut edebilmekle yakından ilgili.
Kendi tarzımızda çocuk dizisi yapmak isterdim
• Şimdiye kadar yayınladıklarınız arasında yazar, kitap ya da seri olarak öne çıkan isimler nelerdir?
Bu konuşmamızda geçen isimler böyle. Bir de bence Metis’te yaptığımız en dört başı mamur, evrensel iş Metis Eleştiri ve Ötekini Dinlemek dizisi kitaplarıdır. Çok satmıyorlar, ama her zaman satıyorlar. Çünkü alanlarında çok değerli bir kitaplık oluşturuyorlar.
• Sınırsız imkan olsa da şunları yayınlasaydım dedikleriniz nelerdir?
Sınırlar insanın vaktini, enerjisini organize edebilmesiyle ilgili aslında. Yapmadığımız, aklımda kalmış bir şey pek yok aslında. Ama bir zamanlar hayalimdi, Metis üslubu içinde bir çocuk kitapları dizisi yapmak isterdim.
Benzer Haberler
Ayrılık erkekleri kadınlara göre daha fazla etkiliyor ve aÅŸk acısını erkekler kadınlardan çok daha uzun süreyle çekiyor BaÅŸlık sizi ÅŸaşırtmasın. Terk edilmiÅŸ erkeÄŸin dışarıya verdiÄŸi görüntü de sizi yanıltmasın
Kuruyemişi fazla yedi diye arkadaşını komaya soktuKüçükçekmece'de birlikte alkol aldığı arkadaşını döverek yaraladığı iddiasıyla yakalanan şüpheli, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Sefaköy Özcan Demirci Caddesi'nde önceki gün Mesut Alpa'yı (51) döverek ağır yaraladığı gerekçesiyle gözaltına alınan Kahraman Köz (34), polisteki işlemleri tamamlanarak Küçükçekmece Adliyesi'ne götürüldü
Kim demiş TSK'da torpil yok diye!Vatan gazetesinden Sanem Altanın Gürsel Tekinle yaptığı röportaj 5 Nisanda yayınlanmıştı. Röportajda gözlerden kaçan noktayı, bir okurumuzun uyarısı üzerine fark ettik
'En iyi Türk ölü Türk' diye bağırdılar!İstanbul- KKTC ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında görüşmeler devam ederken, Yeşil Hatın öteki tarafında orduda askerlere söyletilen Türk ve Türkiye karşıtı sloganlar Rum tarafında hükümet ile muhalefetin arasını açtı. CyBC kanalında yayınlanan bir programa katılan muhalefetteki sağcı Demokratik Seferberlik Partisi milletvekili ve Meclis Savunma Komisyonu Başkanı Soteris Sampson, geçen hafta askerlerine Türk karşıtı sloganlar attırdığı için Savunma Bakanlığı tarafından görevinden alınan bir subayı koruyan açıklamalar yaptı
Kim demiş Trabzon'da karpuz yetişmez diye!Yomra İlçesine bağlı Yalıncak Beldesinde üretilen 30 ton civarında karpuz, şehir merkezinde satışa sunuluyor. Belde Belediye Başkanı Mehmet Keleş, beldede, karpuz yetiştiriciliğinin kendilerini büyüklerinden kaldığını belirterek, ''1950'li yıllarda insanlar bu ürünü yetiştirerek satmışlar
Fotoğraf Galerileri
En Popüler Kültür & Sanat
Tarihte Bugün
